Bazı zamanlar, kendimle baş başa kaldığımda, kendimle okey oynar, kendi kendime taş çalar, hesabı kendime kitlerim. Bazen de kendi kendime tavla oynar zar tutarım. "Zar tutmadan tavla mı oynanır seni gerizekalı" der ve kendi kendimi azarlarım kendi kendimin içinde. Kendi başına bir adamım ama kendi başıma buyruk bir adam değilim. "Adam mıyım lan ben?" bunu bile bilmiyorum. Biri bana "Adam mısın lan sen?" derse, ki bunu İngilizce de sorabilir "Are You Adam?" diye aynı kişi ben de o zaman "I'm not Adam" diye adama cevap veririm usulca. Neyse kendi başıma bir adamım ben, kendi başıma kurduğum bir şirketim var ve şirkette kendime çay getirmemi emreder, kendi kendime fotokopi çekmemi rica ederim. Zaman zaman kendimi sigortasız çalıştırır, sigorta müfettişlerini çağırır kendi kendimi ihbar ederim. Yuvamı da kendi kendime kurdum ben. Yuvasız kuşlar misali bir süre, çocuk yuvasında kaldım sonradan kendime bir yuva yapmaya karar verdim ve o yaptığım yuvada, demirden ve çimentodan çaldığım için yuvam başıma yıkıldı. "Ulan ne yamuk adamsın sen! İnsan kendi kendine kazık atar mı?" demeyin. Bu çocukluktan kalma birşey, ben kendi kaleme gol atan bir kaleciydim. Hatta kendi kaleme attığım golleri, daha sonra kaleme aldım ve "Kendi Kaleme Attığım Goller" adıyla yayınlandı. Hatta bu öykü kitabımla, Safiye Faik Mamasıyanık "Umut Veren Genç Tumturaklı Yazar" dalında ödüle layık görüldüm. Ödülü reddettim, Sartre'ın Nobel'i reddetmesi gibi. Bir bok olacağını sandım ama olmadı. Sadece beni ödüle layık gören jurinin başkanı, daha sonra arayarak "Adam mısın lan sen?" diyerek telefonu yüzüme kapattı. Dava edebilirdim ama gizli numaradan aramıştı şerefsiz.
Kendi kendime birgün şu soruyu sordum: "Adam mısın lan sen?" sonra bir sinirlenmişim, kendime bir Osmanlı tokatı yapıştırmışım ki sandelyeden yere çakıldım kafa üstü. Sonra polisi aradım kendi kendimi şikayet ettim. Daha sonra gittiğim karakolda "Allah belasını versin, her gün içip içip beni dövüyor" diye ifade verdim kendim hakkında. Kendi eden kendi bulur ne de olsa. Polisler bana "kendine gel" dedi. Kendime geldiğimde saat gece yarısını geçiyordu, ev sahibimiz bayan Molly, yine her zaman ki gibi dans derslerinden gelmiş, eskiden dans yaptığına dair vücudunda tek sağlam kanıt olan incecik ayak bilekleriyle bana "merhaba" demişti. Kendisi de en az benim kadar yorgun olmasına rağmen, kahve içmek için vaktim olup olmadığını sorduğunda "Yaratırız güzelim" diyecektim ki "Manyak mısın lan, yaşlı başlı kadınla nasıl böyle konuşursun" diye kendimi frenledim. Allah'tan fren sistemim, güvenlik testlerinden beş yıldız almıştı. Bayan Molly'yi kibarca reddettikten sonra; küçük ahşap odamın kapısını açtım. İçeride benden başka kimse yoktu. Hemen salona geçip kendime bir içki aldım ve sallanan sandalyeme oturmadan önce üzerime rahat bir şeyler aldım. O kadar rahat bir şeyler almışım ki, rahatlayıverdim aniden. Tam günlük gazetelerden biri gözüme ilişmişti ki, telefon çaldı. Arayan bilin bakalım kimdi. Kendimden başkası değildi tabii ki. "Bu saatte ne arıyorsun lan, pezevenk?" diyerek telefonu kendi kendimin yüzüne kapattım. Off tanrım, o kadar gergindim ki. Keşke kendim yanımda olsaydım. Kendime çok ihtiyaç duyduğum nadir zamanlardan biriydi. Normalde kendimden çok sıkılan ve kalabalık arkadaş grubunda kendimin yanına oturmayan, kendimin muhabbetinden çok sıkılan bir adamdım. Oysa ki kendimi ne kadar çok özlüyordum. Önümdeki aile albümünden kendi fotoğrafıma baktım ve "Kim lan bu dallama? Bunu bir yerden gözüm ısırıyor" diye kendimle dalga geçtim.
Biliyorum, bu yazıdan kendim de sıkıldım. Ama ne olursunuz bana, kendimle nasıl tanıştığımı anlatana kadar izin verin. Sıcak, nemli, bir o kadar da puslu bir yaz gecesiydi. Her zaman ki gibi namazımı kılıp camiden çıkmış ve dilenmeye başlamıştım. Caminin cemaati hep aynı insanlar olduklarından beni görünce "Fesupallah" diyerek yanımdan usulca geçtiler. Cemmaat dağıldıktan kısa bir süre sonra caminin avlusunda bebek ağlamasına benzer bir ses duydum. Sesin geldiği yere doğru usulca sürünmeye başladım. Yürüyebilmeme rağmen, sahte dilenci damgası yememek için, yani meslek etiği açısından sürünerek sesin geldiği yere ulaştım. Bebek sesine benzettiğim bu ses meğerse imamın cep telefonuymuş. Telefonunu unutmuş imam efendi. Telefondaki çağrıya baktım; "Secde İsmail" yazıyordu. Telefondaki ses sustuktan sonra hemen telefon rehberine girdim ve isim listesine şöyle bir göz attım: Listede, Nasreddin Hoca, Fatih Hoca, Papa 2. Jean Paul, Hüsnü Mübarek ve Davut Güloğlu gibi isimlerin telefonları vardı, anlam veremedim. Benim telefonu da kaydetmiş hem de "Sürüngen" diye. Bu aşağılama karşısında telefonu elimden fırlatmamak için kendimi zor tuttum. Kendimi sert bir dille uyardım. Dileniyorduk ama bu aşağılamayı hak etmiyorduk...
Bu hikayeyi bir yere bağlayamıyorum, sanırım bağlamasam da olur. Ama yakın zamanda bu hikayenin devamı gelecek...
Tubi continued!
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder